YÖK, ASİSTANLAR VE İŞGÜVENCESİ

BERKE ÖZENÇ
15/03/2009 RADİKAL 2

Artık bıçak kemiğe dayandı ve birçok yayın kuruluşunun vurguladığı gibi 5 Mart’ta, 1970’li yılları anımsatan bir eylem gerçekleşti İstanbul Üniversitesi’nde. Hem kitle gösterilerinin nostaljik bir anı mertebesine indirilmek istendiği bugünlerde hem de bir gece vakti ve neredeyse tüm asistanların katılımıyla. Kuşkusuz çok iyi organize edilmiş ve başarılı bir eylemdi. Fakat eylemin ardından, asistanların protesto ettiği bu yeni YÖK projelerini destekleyen, bunların kokuşmuş üniversite yapısının değişimi için önemini vurgulayan ve eylemcileri kurulu düzenin devamında çıkarı olan kişiler olmakla suçlayan cılız da olsa bazı sesler duyulmaya başlandı. Bu iddialara karşı, gerçekleştirilen eylemlerin meşruiyetini nereden aldığını bir kez daha vurgulamakta yarar var. Her ne kadar sokaklara taşan bir eylem ve örgütlülüğünün önünde böyle soyut argümanların duramayacağından kuşku duymasak da.

Yeni yönetmelik
Çok basit bir dille anlatılacak olursa, asistanların eyleminin nedeni YÖK’ün uygulamaya çalıştığı yeni yönetmelik. Bunu yapmaya yasal yetkisi olup olmadığı sorununu bir yana bırakırsak bu düzenlemelerin temel özelliği, şu an doktorasını yapmakta olan asistanların, doktoralarının bitiminde işlerine son verilmesini öngörmesi. Bu asistanlar üniversitelerle ilişikleri kesildikten sonra, tekrar, herhangi bir üniversitede kadro açılmasını bekleyecekler ki, bu sürecin nasıl bir yılan hikâyesi olduğu ve adeta piyangoyu andırdığı unutulmamalı.
Kendi üniversitelerinde ya da başka bir üniversitede kadroya başvuracak asistanların bir kısmının önündeki engel ise söz konusu yönetmelikte koşul olarak yer alan, lisans ortalaması gibi artık değiştirilmesi, geliştirilmesi olanaklı olmayan öğeler. Bu düzenleme açık bir biçimde, yasaların geriye yürümezliği ilkesine aykırılık oluşturuyor. Yıllarca kurumlarına hizmet eden ve tüm akademik/bilimsel başarı ölçütlerini yerine getiren asistanların bir bölümü, şimdi yıllar önceki lisans ortalaması engeline takılmış durumda. Aynı ilke çerçevesinde, asistanlığa başlarken doktoralarını başarıyla bitirmeyi, üniversitedeki çalışmalarını sürdürmede tek ölçüt sanan asistanların, şimdi 30’lu yaşlarda işlerine son verilmek istenmesi de kabul edilir bir durum değil. Oysa yalnızca var olan yasalar çerçevesinden bakıldığında, yıllarını üniversiteye vermiş ve bunu akademik kariyerin başlangıcı olarak görmüş asistanlar için bir geçiş hükmü konmalı ve onların mağdur edilmemesi sağlanmalıydı.

YÖK ve TÜSİAD
Buraya kadar biraz hukukçuluk yaptık, şimdi biraz da gerçeklerden, yani bu yeni projelerin mantığından ve uygulanabilirliğinden bahsedelim. Vurgulanan bu bariz hukuka aykırılık düzeltilirse, yeni sistem üniversitelerin sorunlarına çare olabilir mi? Kesinlikle hayır. Yeni yönetmelikle yapılmak istenen, öğretim üyesi yardımcısı olan asistanların iş güvenliğini ortadan kaldırmak. Bunun gerekçesi ise, YÖK ve TÜSİAD’ın ortaklaşa hazırladığı raporda çok özlü bir şekilde ifade edilmiş: “İş güvencesi akademik verimliliği düşürüyor.” Bu ifade tabii ki yalnızca asistanları kapsamıyor, şu an yaşananlar çok daha genişleyecek bir projenin başlangıç uygulamaları sadece.
İş güvencesinin akademik üretimi azalttığını, insanları tembelliğe ittiğini ileri sürmek, kapitalizmin en vahşi dönemlerinde, işçilere ancak doyacakları ve yaşayabilecekleri kadar yiyecek vermenin onların en optimum düzeyde çalışmalarını sağlayacağına dair görüşleri akla getiriyor. O rapor neye dayanarak hazırlandı bilinmez ama asistanların tecrübeleri gayet ortak; zaten sallantıda olan iş güvenceleri yeni düzenlemeyle ortadan kaldırılıp, doktoraları bitince işten atılmaları garanti altına alındığından bu yana doktora tezi yazmak tam anlamıyla bir işkenceye dönüşmüş durumda. Çünkü başarılı bir tez yazma doğrultusunda attığınız her adım sizi işsizliğe yaklaştırıyor aynı zamanda. Böyle bir çıkmazla karşı karşıya bırakılan asistanların çalıştığı üniversitelerden bilimsel anlamda herhangi bir başarı beklenebilir mi?
Gayet saf ve naif bir şekilde, TÜSİAD ve YÖK’ün üzerinde durduğu ‘akademik verimlilik’ kavramını, Türkiye’deki üniversitelerde özgün bilimsel çalışmalar üretilmesi; sorgulayan, düşünen öğrenciler yetiştirilmesi şeklinde tercüme edersek, yapılan düzenlemeler hiç kuşku yok ki bu amaçlara ulaşmayı sağlayamaz. Eğer üniversitelerin eskimiş yapısı dönüştürülmek, gerçekten bilim üreten kurumlar haline dönüştürülmek isteniyorsa, yapılması gereken öncelikle üniversitelerin maddi koşullarının düzeltilmesidir. Tüm asistanlarına hâlâ bir bilgisayar bile sağlayamayan, kütüphaneleri yetersiz, öğrenci öğretim üyesi oranı olması gerekenin çok üzerinde olan üniversitelerde, bırakın iş güvencesini kaldırmayı, angarya uygulamasına geçilse bile bu bağlamda herhangi bir gelişme ve ‘verimlilik’ sağlanamaz.
Yok eğer akademik verimlilik kavramıyla ulaşılmak istenen amaç, bir öğretim üyesi piyasası oluşturmak, kamu hizmeti veren üniversiteleri piyasa mantığıyla işleyen kurumlar haline dönüştürüp akademik yükselmede ölçüt olarak bilimi değil de, üniversiteye getirilen proje paralarını kabul etmek ve akademisyenleri düşünen, sorgulayan, üreten bireyler olmaktan uzaklaştırıp tek derdi üniversitesinin ve kendisinin kârını düşünmek olan rekabetçi piyasa oyuncularına dönüştürmek ise, iş güvencesini ortadan kaldırmak için atılan bu ilk adım, büyük bir projenin parçası olarak gayet amacına uygundur.
Ama eğer amaç buysa, bunu uygulamak isteyen YÖK’ün önünde ‘küçük bir sorun’ var. Bu küçük sorun Türkiye’nin en köklü üniversitelerinin asistanlarından oluşuyor ve 5 Mart gecesi, sabaha kadar iradelerini ve kararlılıklarını ortaya koydular. Daha da önemlisi, bu ‘küçük sorun’ dalga dalga tüm üniversitelere yayılıyor, 5 Mart’ta destek amacıyla çeşitli şehirlerdeki üniversitelerde yapılan basın açıklamaları ve İstanbul Üniversitesi’ndeki eyleme farklı şehirlerden gelen asistanlar bu gidişatın en sağlam örnekleri. 1980 darbesinin ve 30 yıllık YÖK rejiminin üzerinden geçtiği üniversitelerin asistanlarındaki, pek çok kişiye göre beklenmedik olan bu bilinç, örgütlülük ve haykırmaktan çekinmedikleri “Biz kalıyoruz, YÖK gitsin” sloganı akla şu soruyu da getirmiyor değil. Acaba YÖK kendi mezar kazıcılarını mı yaratmış?

BERKE ÖZENÇ: İstanbul Üni., asistan

0 yorum:

Yorum Gönder