Eğreti Araştırma Görevlileri

Oğuz Oyan 29.07.2009 Dünya

“Üniversiteler gözbebeğimiz” deriz; yani en çok sakınıp koruduğumuz kurumlar olduğunu kastederiz. Acaba öyle mi? Üniversitelerin bilim üretmenin ve araştırma yapmanın zirvesi olarak değil de, sıradanlaşmanın, mesleki yüksek okullaştırmanın, ticarileşmenin, fiziki ve beşeri kapasitenin üstünde yeni öğrenci kontenjanları açmanın, şimdilerde de dincileşme ve tarikatlaşmanın yuvaları olarak geliştirildiği düşünülürse bu soruya olumlu yanıt vermek mümkün değil. İmam hatiplere katsayı uygulamazsanız, tüm liseleri imam hatipleştirmeye başlarsınız. Sorgulayıcı düşünceyi kapı dışarı ettiğiniz zaman, bilimi de dışarı atıyorsunuz demektir. Kuşku, sorgulama ve yaratıcılık yerine, iman, itaat ve ezberi geçirirsiniz. Bu durumda gidişat, ikili bir yapıya doğru olacaktır. Bir yanda bilimi esas alan sınırlı sayıda üniversite veya bunların bazı bölümleri; diğer yanda medreseleşen ve “suhte” lerine (medrese öğrencilerine) mesleki eğitim veren yüksek okullar… Bu gidişattan, bilim ve teknoloji temelli gelişmiş bir topluma geçiş yolu bulunmamaktadır. Böyle bir toplu durumda, adları “araştırma görevlisi” olan öğretim yardımcılarının sorunlarının ilgi çekmesi bile düşünülemez. Garip bir tecelli olarak, farklı dünya görüşünden gelenlerin, dün olduğu gibi bugün de, araştırma görevlilerinin eğreti statüde çalıştırılmalarını aynı iştahla savunuyor olmaları dikkate değer bir ilkesiz ittifaktır.

Önce konuyu açalım. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun iki ayrı maddesine göre araştırma görevlisi istihdam edilebilmektedir. Karışıklık ve eğretilik de burada başlamaktadır. Yasanın 33/a maddesi araştırma görevliliğine atanma usul ve süresi hakkında kurallara yer veren temel maddedir. Yasanın 50/d maddesinde ise, “lisans üstü öğretim yapan öğrenciler… her defasında bir yıl için olmak üzere öğretim yardımcılığı kadrolarından birine atanabilirler” denilerek, farklı bir yoldan araştırma görevliliği statüsüne geçici bir geçiş düzenlenmektedir. İstisnai olması gereken ikinci yol, YÖK’ün telkinleri, üniversitelerin genelde tercih etmeleri nedeniyle giderek aslî yol olmuştur. Bugün Türkiye genelinde altı bin kadar araştırma görevlisi 2547’nin 50/d maddesine göre eğreti konumda görev yapmaktadır. Atayanların amacı ve atamanın süresi bakımından aralarında farklılıklar olmakla birlikte, araştırma görevlisi olarak istihdam edilenlerin yaptıkları işin niteliği bakımından aralarında hiçbir farklılık bulunmamaktadır. 50. maddeye göre atanan lisansüstü öğrencisinin, sadece bu öğrenimi süresince atanmış olması ve üstelik her defasında bir yıl için atama işleminin yapılması nedeniyle, işin niteliğiyle bağdaşmayan bir eğretilik ve güvencesizlik söz konusudur. Ancak bu güvencesizlik ve geçicilik, üniversite/fakülte yöneticilerince, özellikle de tıp kökenli rektörlerce –ki çoğunluğu tıp kökenlidir- arzulanan bir özelliktir. Bu konuda geçmiş YÖK başkanları ve kurulları ile şimdikiler arasında herhangi bir zihniyet farkı da yoktur. Tek fark bugünkü YÖK’ün ve başkanının daha ileri giderek, 33. maddeye göre istihdam edilenleri dahi şimdi 50. maddeye geçirmenin hazırlıklarını yapıyor olmasıdır; böylece tüm araştırma görevlileri kadroları güvencesiz statüde birbirlerine eşitlenmiş olacaktır!

Oysa yapılması gereken bunun tam tersidir ve bu yolda bir kanun teklifi tarafımızca TBMM Başkanlığı’na bu ay sunulmuştur. Nitekim, araştırma görevlilerin Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası aracılığıyla 31.7.2008 günlü RG’de yayımlanarak yürürlüğe giren bir YÖK Yönetmeliği’ni Danıştay’a taşımaları ve Danıştay Sekizinci Daire’nin bu yönetmeliğin (7) ve (8). Maddelerinde “hukuka uyarlık görülmediğine” ilişkin oybirliğiyle aldığı karar da, bizim bu yönde bir yasa teklifi vermemizin haklılığını göstermektedir. Tıp kökenli rektörlerin geçici/eğreti araştırma görevlisi uygulamasına ilgisi belki anlaşılabilir: “Tıpta uzmanlık” gibi geçici ve her yıl onbinlerce tıp mezununun sınava katılımıyla yenilenerek işleyen bir usta-çırak ilişkisi için geçici araştırma görevliliğinin bir anlamı olabilir. Ancak sağlık bilimleri dışına çıkıldığında, araştırma görevliliğine talip olanların sayısında büyük bir yetersizlik söz konusu olmaktadır. Sosyal bilimlerde, edebiyat, fen, mühendislik bilimlerinde, güzel sanatlarda…bölümlerin yıllarca emek vererek yetiştirdikleri araştırma görevlilerinin, yüksek lisans veya doktoralarını tamamladıktan sonra kurumla ilişkilerinin kesilmek zorunda kalınması, sadece araştırma görevlileri açısından değil üniversiteler açısından da büyük bir kayıp anlamına gelmektedir. Ama işin gerçeği tıpçı olmayan yöneticiler bile, kolayca işine son verilebilir, dolayısıyla üzerinde daha kolay baskı kurulabilir bir araştırma görevlisi tipini tercih ettikleri için bu kesimler sahipsiz kalmaktadır.

Araştırma görevlileri bu uygulamalara karşı güçlerini birleştirmişler, 17 Nisan 2009 tarihinde 5 ayrı ilde 13 üniversitede eşanlı basın açıklamaları yaparak seslerini yükseltmişler ve hukuk mücadelesini başlatmışlardır. Şimdi bu nedenle de üzerlerinde baskı kurulmaya çalışılmaktadır. İstanbul Üniversitesi’nde altı araştırma görevlisi için açılan disiplin soruşturması, bize göre Başbakana onur doktorası verilmesinden daha fazla medyanın ilgisini haketmelidir.

Yüksek Öğretim; Lüks Tüketim

Nihal Kemaloğlu 28.07.2009 Akşam

Piyasa kuralları 'toplumsal olanı' kendi mantığı içinde eritiyor.
Bir kamusal hak olan eğitimin sosyal boyutu yok edildi.
Eğitim ve sağlığın temel bir insan hakkı olduğu metinlerde kalacak.
Yüksek öğrenimde de 'faydalanan bedelini öder' piyasa kuralı yerleştiriliyor.
Üniversite harçlarına yapılan zam sonrası dar gelirli kesimlerin çocuklarına devlet üniversitelerinin kapıları kapandı.
Devletin üniversitelere verdiği kamusal desteği azaltıp, eğitimi paralı hale getirip üst gelir grubunun çocuklarının hizmetine sunan anlayış, özel üniversitelere büyük teşvikler sunuyor.
En zengin %20'lik gelir grubunun eğitim için ayırdığı bütçe en düşük %20'lik gelir grubuna göre 8 kat fazla.
Asgari ücretli, emekçi, emekli ve memurların çocukları, yükseköğrenim hakkından dışlanıyor...
Çünkü babalarının maaşlarının katları miktarlar üniversiteye 'katkı' payı harç olarak isteniyor.
Asgari ücretin 527 TL olduğu yerde biz bu harç paralarını nasıl ödeyeceğiz diyen gençlerin bir kısmı eğitimlerini yarıda bırakmak zorunda kalacaklar.
Büyük şehirde okumanın maliyetini zor karşılayan aileler için bu harçlar çok yüksek.
Bir öğrenci '1000 TL maaş alan babam üç çocuğunu nasıl okutsun?' diye soruyor.
İkinci öğretim katkı payları ise %100 ve üstünde artırıldı.
Mühendislik-mimarlık, mühendislik teknoloji, mimarlık tasarım, inşaat, makine, maden, elektrik-elektronik 2.400 TL, Fen ve Edebiyat fakülteleri 2 bin 343 TL, Hukuk, İktisat-İdari Bilimler İşletme, Siyasal Bilgiler 2 bin 160 TL, Veteriner Fakültesi 5 bin 276 TL'ye çıkartıldı. Devlet konservatuarı 6 bin 935 TL, Engelliler entegre yüksek okulu 8 bin 605 TL oldu.
Bu uygulama aynı zamanda özel üniversitelere de öğrenci gidişini destekliyor.
Devlet üniversiteleri adım adım 'özelleştiriliyor'.
Devletin eğitime yaptığı katkıyı yanlış bulan neoliberal eğitim politikaları işbaşında.
Eğitim hizmetleri piyasa koşullarına uydurularak, üniversite de karlılık peşinde bir piyasa kurumu oluyor.
ABD'deki 'piyasacı üniversite modeli' Türkiye'ye uyarlanıyor.
Sermayeye uygun zihniyet ve teknik donanımda iş gücü yetiştirme planı devrede.
Eğitim politikalarında 'karlılık, verimlilik, performans' başat kriterler.
Üniversite, şirket, piyasa üçlüsü bilgiyi bilimselliğinden koparıp paraya çevrilebilen bir araca dönüştürüyor...
Telekomünikasyon, silah sanayi, biyoteknoloji, mikro elektronik alanlara yönelik AR-GE çalışmaları uluslararası tekellere hizmet veriyor.
Küresel piyasalar tarafından istihdam edilecek 'işgücü ' yetiştirecek özel üniversiteler çoğalıyor.
Üniversiteler profesyonelleşerek endüstrinin bir parçası olmaya itiliyorlar.
Dünya Bankası 1990-2005 yıllarında Latin Amerika'da yükseköğrenimi özelleştirmek için 4.6 milyar dolar fon ayırmıştır. Dünya Bankası raporlarında 'yüksek öğrenim kamusal değil özel bir maldır' ifadesine yer verir.
Dünya Bankası'nın bu eğitim politikaları ülkemizde de etkinleştiriliyor.
Oysa ülkemizde kamu üniversitelerin varlığının devamı sosyal devletin varlığının da gereğidir.
Aksi takdirde oluşacak derin sosyal adaletsizliğin ve eşitsizliğin kuracağı yapı nasıl bir toplum olacaktır.
Piyasanın hükmündeki üniversitelerden mezun olanların hizmet vereceği adresler belli.

İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Araştırma Görevlilerine Soruşturma Açtı!

7 aydır özlük hakları için mücadele veren,
sayısız basın açıklaması yapan,
Türkiye'nin diğer üniversitelerindeki meslektaşlarıyla dayanışma içinde olan,
üniversiteyi terketmeyerek biz kalıyoruz YÖK gitsin diyerek üniversitede sabahlayan,
"bu üniversitede iş güvencesi yoktur" yazılı pankartın önünde çadır kurup nöbet tutan,
tüm Türkiye'den araştırma görevlilerinin katılımıyla Taksim'de sesini duyurmaya çalışan,
burslu öğrenciysek sınavlara niye giriyoruz diyerek iş bırakan,
ama bir türlü seslerini duyuramayan araştırma görevlileri, Danıştay'ın verdiği yürütme durdurma kararıyla sonunda haklılığımız kanıtlandı demişti.

Ancak üniversitede Danıştay kararları uygulanmadı. Uygulanmıyor! Hala doktora tezlerini savunan 50/d'li araştırma görevlilerinin kadroya atamaları yapılmıyor! Üniversite hala Ankara'dan, YÖK tarafından yönetiliyor!

Rektörlük YÖK'ün ateşinden kaçmak için sizi atıyoruz demişti, aynı gün Danıştay'ın kararı bildirildi!

Bu durumu protesto etmek için 20 mayıs günü 300 araştırma görevlisiyle birlikte basın açıklaması yapıldı. Orada olan 5 kişiye ve orada olmayan 1 kişiye soruşturma açıldı. 15 temmuz günü saat 14.00'de İ.Ü. Hukuk Fakültesinde soruşturuluyor olacaklar!

Hukuksuzluk üniversitede kural olmasın diye mücadele ettikleri için!
Üniversite özerkliğine sahip çıktıkları için!
İş güvencesi olmadan akademik özgürlük olmaz dedikleri için!
50/d maddesinden araştırma görevlisi istihdamı durdurulsun, araştırma görevlileri 33/a'dan alınsın mevcut araştırma görevlileri 33/a'ya geçirilsin taleplerini dile getirdikleri için!
Onları yalnız bırakmayacağız!
Soruştur rektör hepimizi soruştur diye haykıracağız!
Buluşma yerimiz ve saatimiz:
i.ü. hukuk fakültesi önü, havuzlu bahçe
15 temmuz 2009, saat: 13.45

Genç Akademisyene Mektup

RADİKAL 2 28.06.2009
Yıllardır aynı koşullarla işe başladığın, aynı işi yaptığın 'diğer' araştırma görevlileriyle aynı haklara sahip olmak, çok şey istemek değil mi?“Ey genç üniversite politikacısı, nasıl da acıyorum sana şimdi (...) Öyle kabul ediyorum ki, tutkunun ilk kıvılcımı ile alev almış ve kendini çekilmez kıldırmaya yeni yeni başlamışsındır. Sanırsın ki (sanmaz mısın yani?) akla yatkın bir görüş öne sürdün mü, herkes aklı dinleyecek ve hemen aklı uyarınca bir davranış gösterecek. Seni çekilmez yapan da işte bu kanıdır”. (1) F. M. Cornford’un yukarıdakileri yazmasının üzerinden 101 (1908), Seha L. Meral’in çevirisinin ve üniversite sorunları hakkındaki yazılarının üzerinden ise 40 yıl (1969) geçmiş ve ne mutlu ki, bugün “üniversitelerin sorunları” konusu uzak geçmişte kaldı. (Kalmadı mı yani?) Bunun sebebi, kuşkusuz bu sorunların bugün artık bulunmayışı. Ancak nedense, bugünlerde üniversitelerin sorunları olduğunu, bunların başında çalışanların iş güvencesinin geldiğini, doktoralarını başarıyla tamamlayan insanları üniversitelerinden ayrılmak zorunda bırakan uygulamaların üniversiteler için sakıncalı olduğunu ısrarla savunan bir grup var.
Ey genç akademisyen, belki de bu ısrarının sebebinin, sizin aslında -henüz- akademisyen olmadığınızı söyleyen bazı öğretim üyelerine olan kızgınlığından ileri geldiğini göremiyorsun. Oysa o öğretim üyeleri, yeni bir kadro gereği duyulmaksızın aktarılmayı talep ettiğin 33. madde ile akademik hayatlarına başladı ve bunun şu an (o zaman için değil) ne kadar sakıncalı olduğunu görüyorlar. Farkında değil misin ki, iş güvencesi bilim insanlarının eleştiri yapma özgürlüğünü sağlayacak ve eleştirdiğin kişilerin senin geleceğin üzerindeki tasarruf hakkını engelleyebilecektir. Tek başına bu tehlikenin gerçekleşmesi bile, üniversiteleri genel karakteri olan ataletten kurtaracak nitelikte olduğundan bayağı sakıncalıdır. Oysa sen sırf kendi geleceğini düşünerek, 50d uygulamasının bir “yönetim kararı hatası” olduğunu ve üniversitelerin geleceğini tehdit ettiğini savunuyorsun, “özgür ifadenin bilimsel gelişimi sağladığını” söyleyerek bu tehlikeyi görmezden geliyorsun.
Danıştay kararı, talebinin önündeki hukuki engeli kaldırmış, üniversitelere yetkiyi geri vermiş olabilir. Ancak “Şu hiç gözüne çarpmadı mı: Bir şey yapılırsa, ancak, o şeyin yapılması gerektiğine herkes inandığı zaman yapılabiliyor; herkesin böyle bir kanıya varması da öylesine uzun sürer ki, artık, o şeyin yerine bir başka şeyin yapılması zamanı gelmiş olur. Ya şunu görmedin mi: Akla uygunluğu öne sürmek şimdiye kadar kimseyi inandıramadı, yalnız herkesi rahatsız etti. İnsanları kıpırdatmak istiyorsan, kanıtlarını önyargılara ve siyasal etkenlere dayandırmak gerek. ... [Oysa sen] kılıcını inanç kalkanına vura vura köreltmeyi üstün tutuyorsun. Kuru hayallerin için en iyi dileklerimi sunarım!” (2)

Çok şey istiyorsun
Yıllardır aynı koşullarla işe başladığın, aynı işi yaptığın “diğer” araştırma görevlileriyle aynı haklara sahip olmak, çok şey istemek değil mi sence? İş güvencesinden aslında bütün öğretim üyelerinin farklı düzeylerde yoksun olduğunu ve fakat bunun talep edilmesini, daha hocaların istemezken senin böyle bir işe kalkışmanın “haddini aşmak” olduğunu göremiyor musun? Ya da yıllarca kriter gözetmeden istihdam yaratma amaçlı kullanılan kadroların hıncının neden senden çıkarıldığını merak ediyorsun. Akademiada “aman aşağıdan kimse gelmesin” yaklaşımının ve işçi-işveren ilişkisinin hâkim olması nasıl hatalı olabilir?
Üniversitelerin yıllardır süregelen sessizliğini bozmaktaki asıl amacın nedir? Daha sonra akademik etik ve mesleki değerlerin öne çıkmasını ve akademi üzerindeki “neon ışıkların” kısılmasını istemeyeceğin ne malum? Ardından iş tanımında yer alan “ilgili diğer görevleri yapar” tanımsızlığının düzeltilmesini de istemeye kalkacaksın. Belki iyice haddini aşarak, üniversitelerde bütün temel işleyişi gizliden gizliye her işe koşularak senin sağladığını öne sürecek ve yönetime katılma, hatta oy kullanma hakkını isteme cüretini de göstereceksin.
Taleplerini dile getirirken, akademi dünyasının unutmaman gereken ‘hareketsizlik ilkelerini’, ‘sonu nereye varır, boyundan büyük işlere kalkışmamak ve olgunlaşmamış-zaman, gözardı ediyorsun. Daha da acısı ‘tehlikeli örnek’ ilkesini görmezden geliyorsun: “Şimdi doğru bir şey yapmaktan çekinmelisin çünkü ileride, sen ya da ardılların, dıştan benzer görünmekle birlikte aslında temelden bambaşka bir durumda, doğru bir şeyi yapma cesaretini gösteremeyeceksiniz. Alışılmış değilse, herhangi bir davranış ya yanlıştır ya da doğru olsa bile, tehlikeli bir örnektir. Bundan şu çıkıyor: Hiçbir şeyin, ilk defa yapılmaması gerekir”. (3)
Ey genç akademisyen, “burslu” nitelemesiyle istihdam etme abesliğinin yasalarda bulunması acayip gelmezken, bu maddeye göre çalıştırılan insanların haklarını aramasının acayip gelmediği bir akademik dünya görebilirim sanıyorsan hiç merak etme, sana bir çift sözüm olacak: “De te fabula narrotur”. Bu anlatılan senin hikâyendir. Yukarı çıktıkça merdiveni itmek, hangi konumda olursan ol iş güvencen olmasa bile, senden aşağıdakilerde de bulunmasını istememek alışkanlığını sen de edineceksin zamanla. Genç akademisyenlerin umarsızca üniversitelerde eşitlik ve özgürlük istemelerinin nasıl gereksiz olduğuna sen de hükmedeceksin yıllar sonra. Var olan sistemle de kendine yer edinebileceğini gördükçe, sen de güvenli yaşamak uğruna seni mutsuz eden konular hakkında hiçbir şey yapmamayı seçeceksin. Sen de savunmaya başlayacaksın, aslında birkaç kötü örneğin, binlerce insanın ve üniversitelerin geleceğini etkileyecek iyi görüşleri geçersiz kılacağını. Olur da bir şekilde bu çetrefilli akademik kozmosta tutunmayı başarır ve hayal gücünü de yitirmemeyi başarabilirsen, gelecekte bu günlerini unutma. Çünkü, insanı kör acımasızlığından koruyabilecek tek şey, gençliğin, acı gerçekleri söyleme ve değişimi savunabilme pervasızlığında bulunabileceği bilgisidir.

İLKER İNMEZ: Araş. gör., Kocaeli Üni.

1. Francis Macdonald Cornford, Microcosmographia Academica: Bir Genç Üniversite Politikacısına Kılavuz, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Ekim 2003, İstanbul, s.6.
2. Cornford, a.g.e., ss.6-7.
3. Cornford, a.g.e., s.22-23.

YÖK 50/d'lilere Rahat Vermiyor

YÖK şimdi de doktora sürecinde yurtdışına araştırma için giden 50-d kadrosundaki asistanların yurtdışında görevlendirmeden kaynaklanan zorunlu hizmet yükümlülüğünü kendi üniversitesinde değil, YÖK'ün uygun gördüğü bir başka üniversitede yerine getirmesini zorunlu hale getiriyor. Bu adım YÖK'ün üniversitelerdeki 50/d kadrosu ile öğretim üyeliği arasındaki bağı koparma konusundaki kararlılığını gösteriyor.

YÖK'ün tüm üniversite rektörlüklerine gönderdiği Yürütme Kurulu kararını okumak için sağdaki resmin üzerini tıklayın...



İstanbul Üniversitesi'nde asistanlar iş bıraktı!

İstanbul Üniversitesi'nin tüm fakültelerinin temsilcilerinden oluşan Araşırma Görevlileri Temsilciler Kurulu'nun aldığı kararla sevk alarak 1 Temmuz'da iş bırakma eylemi yapan İ.Ü. araştırma görevlileri (asistanlar) sabah saatlerinde Beyazıt kampüsünde buluştu. Rektörlüğün önünde "Bu üniversitede iş güvencesi yoktur!" ve "Asistan kıyımına son!" pankartları açıldı.

Sloganlarla İ.Ü. ana kapısına yürüyen asistanlar, sık sık "doktoralı işsiz olmayacağız", "biz kalıyoruz YÖK gitsin", "asistan düşmanı YÖK başkanı" şeklinde sloganlar attı. Beyazıt'ta basın açıklaması yapılmadan önce "Bu üniversitede iş güvencesi yoktur" yazılı pankart İ.Ü. ana kapısına asıldı. Burada okunan basın açıklamasında Eğitim-Sen'in YÖK aleyhine açtığı davayı kazanmasına karşın yargı kararlarının uygulanmaması eleştirildi. Danıştay'ın aldığı kararı uygulamayan buna karşılık asistanlara soruşturma açan İ.Ü. Rektörü Yunus Söylet'e "Kanundan doğan disiplin yetkinizi kullandığınız kadar, özlük düzenlemelerine ilişkin yetkilerinizi de kullanamaz mısınız?" diye soran asistanlar açıklamalarında üniversiteler üzerinde gayr-i meşru ve yasa dışı bir baskı sistemi kuran YÖK'ü ise "derin YÖK" olarak tanımladılar.

İş bırakma kararının alınmasına gerekçe olarak "çalıştırmaya gelince memur, güvenceye gelince burslu öğrenci muamelesi yapılmasını" gösteren asistanlar sevk eylemi yaparak asistansız bir üniversitenin neye benzeyeceğini göstermek istediklerini belirttiler. Açıklamanın ardından kortej halinde alkış ve sloganlarla Eczacılık Fakültesi'nin önünden Mediko-Sosyal Merkezi'ne yürüyüş yapıldı. İstanbul Üniversitesi'nde firçok fakültenin final ve bütünleme sınavlarının olduğu 1 Temmuz gününde yapılan bu eyleme asistanlardan hatırı sayılır bir katılım sağlandı. Toplamda 200 asistan sevk alarak iş bırakırken (katılım oranı %35) eyleme katılım bu sayının üzerindeydi. Üniversite genelinde iptal edilen sınav olmazken, öğretim üyelerinin sınavlara bizzat girmek zorunda kaldıkları ve bazı sınavlarda gecikmeler yaşandığı öğrenildi.(İşçi Mücadelesi)

Asistanlar Taksim Meydanındaydı

Eğitim Sen İstanbul 6 No'lu Üniversiteler Şubesi ve çeşitli üniversitelerden asistanlar, YÖK'ün “Asistan kıyımına” neden olan düzenlemesine karşı 27 Haziran günü eylemdeydiler. Asistanlar, gerçekleştirdikleri eylemle, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan'ı istifaya çağırdı.

Saat 18.00'de Taksim tramvay durağında toplanmaya başlayan asistanlar, “Asistan kıyımına son”, “Piyasaya teslim olmayacağız”, “Herkese iş güvencesi Hemen şimdi / Eğitim-Sen 6 Nolu Üniversiteler Şubesi” pankartları ve “Yargı kararlarını uygulayın”, “Üniversitelerde kadrolaşmaya hayır” dövizleri taşıdılar. Eylemde ayrıca; İstabul Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Marmara Üniversitesi ve İTÜ pankartları yer aldı.

Asistanlara polis barikatı
Pankart ve dövizlerini açarak, Galatasaray'a yürüyüşe hazırlanan kitlenin önü polis barikatıyla kesildi. Kitle uzun süre barikatın açılması için sloganlar atarak bekledi. Kitle, “Asistan'a değil YÖK'e barikat!”, “YÖK kalkacak, polis gidecek, üniversiteler bizimle özgürleşecek!” sloganlarıyla öfkesini haykırdı. Uzun süren pazarlıkların ardından, pankartsız ve dövizsiz yürüme kararı alındı. Ancak kolluk güçleri, pankartsız yürümek isteyen kitlenin önünü bir kez daha kesti. 45 dk.'lık bir bekleyişin ardından asistanlar, Taksim Gezi Parkı'na yürüyüş kararı aldılar.

Tramvay Durağından kortejler oluşturarak sloganlarla Gezi Parkı'na yürüyen asistanlar yürüyüş ve eylem boyunca, “Doktoralı işsiz olmayacağız!”, “Asistan kıyımına son!”, “Asistan düşmanı YÖK'ün başkanı!”, “Biz kalıyoruz, YÖK gitsin!”, “Direne direne kazanacağız!”, “Ferman YÖK'ün üniversiteler bizimdir!”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!”, “ATV işçisi yalnız değildir!” ve “Asla yalnız yürümeyeceksin!” sloganları attılar.

Gezi Parkı'na gelindiğinde, basın açıklamasını Egemen Cevahir gerçekleştirdi. Cevahir, YÖK Kanunu'nun 50/d maddesi kapsamında istihdam edilen araştırma görevlilerinin, YÖK'ün üniversite rektörlüklerine baskısı nedeniyle iş güvencesi sorunu yaşadığını ifade etti. Türkiye genelinde 6 bin araştırma görevlisinin “burslu öğrenci” statüsünde çalıştırıldığını belirten Cevahir, asistanların doktora tezlerini verdikten sonra işlerini kaybedeceklerini vurguladı.

Cevahir, sorunun çözümü için üniversitelerin akademik ve idari personeli olmak üzere, sendika, meslek odaları, demokratik kitle örgütlerini yanlarında yer almaya ve dayanışmaya çağırdı. Cevahir bu mücadelenin, üniversitelerin özerkliğini savunma, geleceğini koruma ve kurtarma çabasının bir parçası olduğunu vurguladı. YÖK'ün saldırısını kınayan Cevahir, üniversitelere ve geleceklerine sonuna dek sahip çıkacaklarını belirtti ve YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan'ı istifaya çağırdı.

Yapılan açıklama şu sözlerle sona erdi: “Bizler, üniversitenin asli bileşenlerinden asistanlar olarak, 50d kadrosunda iş güvencesi olmadan çalışan bilim emekçilerine, bilim insanı adaylarına iş güvencesi talebimizi bir kez daha buradan yenilerken, iş güvencesi olmadan bilimsle özgürlüğün olmayacağı gerçeğini bir kez daha buradan vurguluyoruz.”

Açıklamanın ardından eylem sona erdi. Eyleme KESK İstanbul Şubeler Platformu, Eğitim-Sen, Öğretim Üyeleri Derneği, TMMOB, TTB ve Eczacılar Odası destek verdi. (sendika.org, kızılbayrak)

Asistanlardan 27 Haziran Büyük İstanbul Eylemine Çağrı

BASINA VE KAMUOYUNA DUYURULUR
YÖK, üniversiteyi piyasa süreçlerine dâhil ederek yeniden yapılandırmaya ve bu doğrultuda üniversite emekçilerinin iş güvencelerini yok eden düzenlemeleri hayata geçirmeye çalışmaktadır. 31 Temmuz tarihli Yönetmelik ve 26 Kasım tarihli YÖK Yürütme Kararı ile araştırma görevlilerinin iş güvencelerine yönelik kapsamlı bir saldırı başlatılmıştır. Danıştay 26 Kasım YÖK Yürütme Kararına karşı YÜRÜTMEYİ DURDURMA kararı vermiştir. Ancak Danıştay tarafından yürütmenin durdurulmasına karşın, YÖK Başkanlığı, Kanun'daki "yönetmelikler rektör eliyle yürütülür" hükmünü çiğneyerek, 50/d den 33/a maddesine geçişleri sağlayan/sağlamayı düşünen Üniversite Rektörlüklerine bu yetkilerini kullandıkları takdirde tüm akademik kadroları donduracağını bildirmiştir.

Asistan kıyımı anlamına gelen bu saldırıya karşı aşağıda adı geçen üniversitelerdeki araştırma görevlileri olarak bizler:
  • 31 Temmuz tarihli Yönetmelik ve 26 Kasım tarihli YÖK YürütmeKurulu kararı kaldırılması,
  • Üniversite özerkliğini hiçe sayarak söz konusu düzenlemeleri uygula(t)ma çabalarına son verilmesi,
  • Danıştay'ın yürütmeyi durdurma kararının uygulanması,
  • 50/d maddesi yürürlükten kaldırılarak araştırma görevlileri 33/a maddesine göre istihdam edilmesi,
  • 50d maddesine göre istihdam edilen genç akademisyenlerin 33/akadrosuna yeniden atanmaları yolu ile iş güvencesi sorunlarının ortadankaldırılması,
  • araştırma görevlilerine ve diğer tüm üniversite emekçilerine koşulsuz iş güvencesi sağlanması taleplerimizle,
27 Haziran 2009 tarihinde basın açıklaması yapacağımızı ilan ediyoruz.

İstanbul Üniversitesi
İstanbul Teknik Üniversitesi
Marmara Üniversitesi
Yıldız Teknik Üniversitesi

Tarih: 27 Haziran 2009
Yer: Taksim Meydanı, Tramvay Durağı
Saat: 18.15

Marmara Üniversitesi Asistanları İşgüvencesi İstedi

22 Haziran Pazartesi günü saat 12:30’da Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü kapısında buluşan Araştırma Görevlileri hocalarından iş güvencesi konusunda destek için topladıkları 200’e yakın imzayı rektörlüğe bıraktı...

Saat 12:30’da “YÖK gitsin, biz kalıyoruz” ve “Asistan kıyımına son” sloganlarıyla ana kapıda başlayan basın açıklamasında 50d’li asistanların doktoraları bitince kapı dışarı edilmesine son verilmesi, bu asistanların 33a kadrosuna yeniden atanarak iş güvencelerinin sağlanması talep edildi. Marmara Üniversitesi’nden öğretim üyeleri ve öğrenciler de asistanlara destek verdi.

“Biz Üniversitemize Sahip Çıkıyoruz” pankartıyla rektörlük önüne yürümek isteyen araştırma görevlilerini Özel Güvenlik Birimi engellemeye çalıştı. Kimlik kontrolüyle içeri girmeyi reddeden araştırma görevlilerinin kararlılığı ile kapatılan kampüs kapısı açıldı ve asistanlar pankartları, dövizleri ve sloganlarıyla rektörlüğe yürüyüşe geçtiler.

Rektörlük önünde “Tezimizi savunduk, kapı önüne konulduk” ve “Diplomalı işsiz olmayacağız” sloganlarıyla 50d kadrosundaki asistanların doktoralarını bitirdikten sonra işten atılmasını vurgulayan asistanlar hocalarından topladıkları 200’e yakın imzayı rektörlüğe teslim ettiler.

Geçtiğimiz aylarda İstanbul Üniversitesi’nde başlayan 50d’li asistanların eylemlerini yurt çapında destek eylemleri ve diğer üniversitelerdeki asistanların 33a kadrosuna geçirilme noktasındaki talepleri izledi. Marmara Üniversitesi’ndeki 50d’li asistanların da bir bölümü eğer gerekli yeniden atama yapılmazsa kısa süre sonra işsiz kalacaklar.

50d’li asistanların iş güvencesi problemi, Yüksek Öğretim Kurulu’nun, Rektörlerin yetkilerini kullanarak “50d”li araştırma görevlilerinin kısmi iş güvencesi sağlayan “33a” kadrosuna yeniden atanmalarını, 26 Kasım’da aldığı Yürütme Kurulu kararı ile engellemeye çalışmasından kaynaklanıyor. Eğitim-Sen'in Danıştay'a başvurusu sonucu, Danıştay’da YÜRÜTMEYİ DURDURMA kararı verilmesine ve 50d’lilerin 33a kadrosuna geçirilmesi önünde bir engel kalmamasına rağmen, YÖK Başkanlığı’nın Üniversite Rektörlüklerine bu yetkilerini kullandıkları takdirde tüm akademik kadroları donduracağını bildirmesi süreci sıkıntıya sokmuştu. (sendika.org)

İstanbul Üniversitesi’nde Araştırma Görevlileri 1 Temmuz’da İş Bırakacak

Üniversiterler’deki araştırma görevlileri ve asistanların 33/a ve 50/d gibi farklı statülerde çalıştırılmasına karşı mücadele yürüten asistanlar ve araştırma görevlileri 1 Temmuz günü iş bırakacak.

Üniversitelerdeki araştırma görevlileri ve asistanların iş güvencesini tamamiyle ortadan kaldıran 50/d uygulamasına uzun bir süredir mücadele yürüten asistanlar, final ve bütünleme sınavlarının olduğu 1 Temmuz günü sevk alarak iş bırakma eylemi yapacaklar.

YÖK’ün uygulamasına Danıştay 8. Dairesi tarafından yürütmeyi durudurma kararı çıkmasına, TBMM tarafından da asistanların haksızlığa uğradığı teslim edilmesine karşın yetki sahibi olan YÖK ve İstanbul Üniversitesi tarafından konuyla ilgili somut bir adım atılmadı. YÖK ve İÜ, Danıştay’ın kararına riayet etmediği gibi bu süre zarfında 33/a’ya geçirilen 13 araştırma görevlisini de açığa almış ve haklarını arayan asistanlar hakkında çeşitli soruşturmalar açmıştı. (sendika.org)

İstanbul Üniversitesi Araştırma Görevlileri Temsilciler Kurulunun Basın Duyurusu

Basına ve Kamuoyuna

Araştırma görevlileri olarak iş güvencesi ve akademik özgürlük talebiyle yürüttüğümüz mücadelemiz bugün de sürmektedir. Bu mücadelede başından itibaren haklılığımıza ve meşruluğumuza dayanıyoruz. Bu çerçevede demokratik tepkilerimizi çeşitli yollarla gösterdiğimiz gibi çok sayıda idari ve hukuki girişimde de bulunduk. Mücadelemiz süresince sadece genel olarak üniversite ve ülke kamuoyu nezdinde haklılığımız kabul görmemiş özel olarak İ.Ü. Rektörlüğünden, TBMM Başkanına kadar araştırma görevlilerine haksızlık yapıldığı teslim edilmiştir.

Haklılığımız hukuki açıdan da onaylanmış ve Danıştay 8. Dairesi YÖK’ün söz konusu uygulamasına temel oluşturan yürütme kurulu kararının yürütmesini oy birliği ile durdurmuştur. Aynı kararda 50d ve 33a ayrımının araştırma görevlisi sıfatına dair olmadığı açıkça belirtilerek, mücadelemizin temel savunma noktalarından biri de Danıştay tarafından doğrulanmıştır. Bu kararla birlikte tamamen aynı işleri yapan ve aralarında özlük hakları açısından hiçbir fark bulunmayan 50d ve 33a’lı araştırma görevlilerinin farklı statülerde çalıştırılması hukuk dışı hale gelmekte ve tüm 50d’liler 33a’ya geçirilerek devam eden eşitsizlik ve haksızlıklara son verilmesi bir zorunluluk olmaktadır.

Tüm bunlar karşısında sorunun çözümü için sorumluluk sahibi olan YÖK’ün ve İ.Ü. Rektörlüğünün tutumları ise bu sorumlulukla bağdaşmayan bir niteliktedir. YÖK, aldığı kararların birer birer yüksek mahkeme tarafından bozulmasına rağmen, hukuk tanımaz biçimde üniversiteleri Ankara’dan yönetme çabasını sürdürmektedir. YÖK Başkanı Özcan, bir televizyon programında açıkça üniversitelerin özerkliğini tanımadığını söylemiştir. Danıştay kararlarının ötesinde Anayasayı da kendisi için bağlayıcı görmeyen adeta bir “derin YÖK”ün üniversitelerin kaderini tek elden belirlemesi söz konusudur.
İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü sorunun çözümü için çaba sarf ettiğini söylese de zaman içindeki icraatları rektörlüğün de YÖK’ten farklı bir konumda olmadığını ortaya koymuştur. Daha önce işten atılma durumunda olan 13 araştırma görevlisini yükselen tepkiler sonucunda 33a’ya geçiren İ.Ü. Rektörlüğü daha sonra YÖK’ün derin talimatlarıyla kazanılmış hakları hiçe sayarak bu 13 kişinin ilişiğini kesme kararı almış ve bu kişilerin aldıkları son maaşları geri istemiştir. Aynı zamana rastlayan Danıştay kararı ve asistanların yoğun tepkisi sonucu bu kararını geriye aldığını açıklayan İ.Ü. idaresi bu arkadaşların statüsünün ne olduğu konusunda hala net bir açıklama yapmamaktadır. Bu da yetmiyormuş gibi İ.Ü. Rektörlüğü hakkını arayan araştırma görevlilerine ardı ardına soruşturmalar açarak haksızlıkları gidermek yerine hakkını arayanları sindirme çabası içine girmiştir.

Her zaman söylediğimiz gibi bizler sadece kendi geleceğimiz için değil üniversitemiz ve ülkemizin geleceğine sahip çıkmak için mücadele ediyoruz. Mevcut araştırma görevlileri 50d ile tırpanlanırken MEB bursuyla yurt dışına gönderilen öğrencilere muafiyet tanınması bu kişilerin sınavsız, sualsiz tepeden atanmaya başlanması, YÖK’ten üniversitelere gönderilen kadroların tartışmalı ve adalet duygusunu sarsacak biçimde dağıtılması “kadrolaşma” kuşkusunu açıkça gündeme taşımaktadır.

Mevcut uygulamalar ve baskılar rektörlükle, YÖK’le, siyasi iktidarla yakın olmayan, özgür düşünen ve araştırma yapan bilim insanlarına yaşam hakkı tanımamakta, bugünün ve geleceğin bilim insanları 50d ile adeta işsizlikle terbiye edilmeye ya da biat ederek kişiliksizleştirilmeye çalışılmaktadır. Tepkimiz aynı zamanda bunlara karşıdır.

9 Eylül ve Ege Üniversitesi gibi bir dizi üniversitede Danıştay kararı doğrultusunda 33a’ya geçişler yapılmaktadır. Bizler de başta İ.Ü. Rektörlüğü olmak üzere ilgili tüm kurumlar tarafından hukukun gereğinin yapılması ve haksızlıklara son verilmesi beklentisi içerisindeyiz. Bu beklentimizi 1 Temmuz tarihine kadar koruyacağız. Bu konuda somut adımlar atılmadığı takdirde araştırma görevlilerinin görevlerini sürdürme konusundaki motivasyon ve takatinin kalmadığını tüm kamuoyuna bildirmek isteriz. Bizler çalıştırmaya gelince “araştırma görevlisi”, güvenceye gelince burslu öğrenci muamelesi görmeye daha fazla tahammül etmeyeceğiz. Bu doğrultuda final ve bütünleme sınavlarının olduğu 1 Temmuz günü viziteye çıkarak (sevk alarak) iş bırakma kararı almış bulunuyoruz. Bu kararımızda tüm üniversite bileşenlerinin ve tüm ülke kamuoyunun desteklerini bekliyoruz. Türkiye’yi üniversitesiz, üniversiteyi asistansız, asistanı işsiz bırakmamakta kararlıyız!

Araştırma Görevlilerinin İşgüvencesi

MİNE ANĞ KÜÇÜKER 14.06.20009 Radikal İki

Geleneksel üniversite anlayışında araştırma görevlisi, gelecekte biriminin öğretim üyesi adayıdır. Araştırmacı olmayı, o alanın inceliklerini öğrenir ve öğretici olarak yetiştirilir. Tüm bu süreci, hocasıyla usta-çırak ilişkisi içinde yaşar.
YÖK tarafından yürürlüğe konan yönetmeliğin Danıştay 8. Dairesi’nin verdiği kararla yürütmesinin durdurulmasıyla araştırma görevlilerinin iş güvencesi sorunu, şimdilik, çözüldü. Ancak, 2547 sayılı yasada araştırma görevlisi tanımına dikkat edildiğinde, “iş güvencesi” sorununun nihai bir çözüme ulaşmadığı görülür. Oysa, üniversitede kadroların geçicileştirilmesi sorunu iki temel nedenle üniversitelerin varoluş sorunudur.

1. Özerk akademisyenler ve özerk üniversite (iş güvencesi özerkliğin gerekli fakat yeterli olmayan önemli bir koşuludur): Konumları geçicileştirilen ve asgari yaşam koşullarını bile sağlayamayacak kadar düşük ücretlerle çalışan akademisyenler, bilimsel çalışmanın gerektirdiği fiziksel ve ruhsal hiçbir önkoşulun varolmadığı bir ortamda motivasyonlarını, şevklerini, neşelerini, umutlarını yitirirler. Bu neşesiz, kaygılı ortam artık akademik çalışmalar için tümüyle elverişsizdir. Böylesi bir ortamda bireysel çözümler aranır. Yaşamı sürdürmenin, hatta akademik çalışmalar yapabilmenin yolu değişik finans kaynaklarına bağımlılaşmaktır. Fırsat eşitlikleri, liyakat önemini yitirir, etik değerler yiter, önce bireysel, sonra da kurumsal özerklik yokolur. Bu üniversite hâlâ “üniversite” midir sorusunun yanıtını aramalıyız.

2. Birikim: Üniversite bilginin ve bilimsel geleneklerin biriktiği kurumdur. Geçici kadrolarla bu birikim imkansız hale gelir. Bu birikimi sağlayamayan bir kurum hâlâ üniversite midir sorusuna da yanıt bulmalıyız.
Kadroların geçicileştirilmesi, atamaların merkezileştirilmesi, giderek bozulan yaşam ve çalışma koşullarının düzeltilmemesi, üniversitenin kendi finans kaynaklarını yaratmasının beklenmesi gibi bir dizi olgu siyasal-sosyal-ekonomik değişimin sonuçlarıdır. Daima içinde bulunduğu toplumun emek-sermaye ilişkilerinin biçimi tarafından şekillendirilmiş olan üniversite bugün Türkiye’de de yeniden şekillendiriliyor. Öğretim ve araştırmanın bir bütün olduğu ve toplumsal sorumluluğunun farkında olan geleneksel üniversite, asal görevi hizmet üretmek olan ve piyasa koşullarının belirlediği bir kuruluşa dönüştürülüyor.

İşin ruhuna aykırı
Araştırma görevlileri için “geçicilik” sorununun kaynağının, araştırma görevlilerini üniversitenin temel unsurlarından saymayıp, belirli süreler için görevlendirilen ve uzmanlar, çeviriciler ve eğitim-öğretim planlamacılarıyla birlikte öğretim yardımcıları olarak tasnif eden ve “yükseköğretim kurumlarında yapılan araştırma, inceleme ve deneylerde yardımcı olan (teknisyen mi, laborant mı?) ve yetkili organlarca verilen ilgili diğer görevleri yapan öğretim yardımcıları” olarak tanımlayan yasa olduğu açıktır. Bu tanım, araştırma görevlisini o bilimi öğrenen, o bilim alanının hocalarınca geleceğin hocası olmaya hazırlanan bir genç akademisyen olarak görmüyor. Oysa geleneksel üniversite anlayışında araştırma görevlisi o birimin gelecekteki öğretim üyesi adayıdır. Araştırmacı olmayı, o alanın inceliklerini öğrenir ve öğretici olarak yetiştirilir. Tüm bu süreci, hocasıyla usta-çırak ilişkisi içinde yaşar, bu süreç öğreten için de öğrenen için de bilimi paylaşma, birlikte öğrenme ve üretme süreci olarak çok özeldir. Bu süreç üniversitelerde birikimin ana damarlarından biridir. YÖK’le birlikte bu süreç tümüyle şekil değiştirdi. Görüldüğü gibi araştırma görevlisinin o birimin geleceğe ilişkin planlamalarında yeri yoktur. ‘Biri gider biri gelir’ olmuştur. Bu “geliş”ler üstelik, tamamen akademik birimin ve hocanın inisiyatifi dışında gelişir. Böylesi bir atama usulunde ne işe yaradığı tam bilinmeyen ALES puanı, yabancı dil puanı ve, doktoralı bile olsa, lisans ortalaması ile çok düşük oranda hesaba katılan “sözlü” bir giriş sınavı puanı belirli oranlarda değerlendirilir. Bu atama usulü merkezidir, gerçek bilimsel kriterlerden yoksundur ve en önemlisi ilgili bilim dallarının, ilgili hocaların değerlendirme sürecinde yok sayılmasıyla “akademia”nın ruhuna, varoluş biçimine tümüyle aykırıdır. Bu sistem üniversitenin araştırmacı, öğretim üyesi seçme, yetiştirme özerkliğini ortadan kaldırmakta, öğretim elemanlarının kurumla ve birbirleriyle bağlarını, karşılıklı aidiyet duygularını zayıflatmaktadır. Bu bağlamda bilginin birikmesinin, geleneklerin oluşturulmasının önünde büyük engeldir. Bu ortamda bu usullerle doktora yapmanın/yaptırmanın anlamı da yitiyor. Doktoralar hocanın, kurumun ve YÖK’ün yıllık akademik faaliyet raporlarında birer rakama indirgeniyor. İş güvencesi olmayan, açlık sınırında ücretler alan araştırma görevlileri, yaşamlarını nasıl sürdüreceklerine, edindikleri deneyimleri ve bilgileri nerede nasıl kullanabileceklerine (özellikle fen dallarında) ilişkin belirsizliklerin yol açtığı derin kaygılar içinde. Bu gelecek korkusudur, yıpratıcıdır, bir toplumun gençliğini ve dolayısıyla geleceğini yitirmesidir. Özenle ve kısıtlı olanaklarla doktora yaptıran hocalar da bir yandan kendi hayatlarını her gün daha zorlaştıran koşulların altında ezilirken bir yandan da daha yaşamlarının çok başındaki öğrencilerinin geleceği için derin keder duyarlar, bu koşulları değiştirmek için, kimi zaman umutsuzca mücadele ederler. Rakamlar ve kavramlardan ibaret “rapor” larda bu kederler, kaygılar sorun olarak yer almaz. O raporlarda insan faktörü yoktur. Artan üniversite sayısının ve yayın sayısının toplumda bir yansıması olup olmadığıyla, bilimin hakiki göstergelerinin var olup olmamasıyla ilgilenilmez. Gerçekler konuşulmaz olur.
Bu anlamda, sorunlar, teknik olarak değil kavramsal açından ele alınmalıdır. Çeşitli raporlarda, taslaklarda olduğu gibi, üniversiteye ve sorunlarına yaklaşım sadece teknik çözümler bütünü olarak ele alındığında söylenenlerin hiçbiri “üniversite”nin varlık sorununa bir yanıt olamaz. Bu konularda üniversitelerin ne düşündüğü, düşünüp düşünmediği çok önemlidir. Çünkü bu, üniversitenin kendi varoluşu hakkında düşünmesi demek olacaktır. Bu, üniversitenin kendisini fark etme sorunudur. Üniversitelerimiz, tüm bunları sorun olarak algıladığı, kendisi ve hem de kavramsal açıdan irdelemeye başladığı gün üniversite olacaktır.

MİNE ANĞ KÜÇÜKER: Prof. Dr., İstanbul Üni., öğretim üyesi

Marmara Üniversitesi'nde Basın Açıklaması

Marmara Üniversitesi araştırma görevlileri 22 Haziran 2009 Pazartesi günü saat 12:30’da Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü’nde bir basın açıklaması yaparak, 50d’li asistanların iş güvencelerinin sağlanmasına destek için öğretim üyelerinden toplanan imzaları rektörlüğe teslim edecekler.
Marmara Üniversitesi bünyesinde “50d” maddesine göre istihdam edilen genç akademisyenlerin “33a” kadrosuna yeniden atanmaları yolu ile iş güvencesi sorunlarının ortadan kaldırılması talebi dile getirilecek.

YÖK, “50d”li araştırma görevlilerinin kısmi iş güvencesi sağlayan “33a” kadrosuna yeniden atanmalarını, Anayasa’da ve Yüksek Öğretim Kanunu’nda tanımlanan yetkilerini aşarak 26 Kasım’da aldığı Yürütme Kurulu kararı ile engellemeye çalışmıştır. Ancak EĞİTİM -SEN'in Danıştay'a başvurusu sonucu, Danıştay YÜRÜTMEYİ DURDURMA kararı vermiştir. Danıştay tarafından bu kararının yürütmesinin durdurulmasına karşın, YÖK Başkanlığı, Kanun’daki “yönetmelikler rektör eliyle yürütülür” hükmünü çiğneyerek, “50d” den “33a” maddesine geçişleri sağlayan/sağlamayı düşünen Üniversite Rektörlüklerine bu yetkilerini kullandıkları takdirde tüm akademik kadroları donduracağını bildirmiştir.

Araştırma görevlileri üniversite bünyesinde “50d” maddesine göre istihdam edilen genç akademisyenlerin “33a” kadrosunayeniden atanmaları yolu ile iş güvencesi sorunlarının ortadan kaldırılmasını talep ediyorlar.

Neden Programı'nda YÖK Başkanı Asistanlarla İlgili Ne söyledi!

Can Dündar: YÖK başkanının üniversitelilerle buluşması devam ediyor. Kaldığımız yerde Türkiye'deki öğretim elemanı sıkıntısından söz ediyorduk, Yök'ün buna çare arayışlarından bahsettik. Aramızda araştırma görevlilerini temsilen İstanbul Üniversitesi Araştırma Görevlileri Temsilcisi Cemil Ozansü var, ona verelim sözü ve araştırma görevlilerinin sorunlarını YÖK başkanına sorsun.
*Hocam başından beri bir proje tarifinde bulunuyorsunuz aslında, bir sistem tarif ediyorsunuz. Belli bir politik yönelime aslında hitap ediyor tarif ettiğiniz sistem. Yani özel sektörle işbirliği içerisinde bir üniversite, onun ihtiyaçlarına doğrudan cevap veren bir üniversite. Dolayısıyla bütün belirlenimlerini bunun üzerine yani sanayi işbirliği üzerine kurmuş olan bir şey, bu bir politik bir hat aslında. Yani siz bu neoliberal politikaların kamusal eğitim anlayışında olan üniversitenin değişmesini istiyorsunuz ve bunun için bir yasa değişikliğini gündeme getirdiniz şu anda da böyle pozisyondasınız. Şimdi temelden bir şey var ortada. Biz mesela işte artık kamuoyuna da duyurduğumuz sizin de malumunuz olduğu üzere 50d'li araştırma görevlileri olarak doğrudan bu politikaların zaten muhatabı olduk. Yani bir evvelki gündemde öğretim üyesi yetiştirilmesinden söz ettik. Nasıl yetişti, mevcut yetişmiş kamunun bir asistana 500 milyar harcadığı, onu o noktaya getirdiği, 10 senelik masrafta bulunduğu araştırma görevlisine doktoran bitti o zaman hadi bakalım sen piyasa çık dayatıldığı bir noktada biz bu değişimin muhatabı olmuş bulunuyoruz. Dolayısıyla herkesin değişim ihtiyaçları farklı, yani sanayicinin değişim ihtiyacı size yaptığı tazyik farklı, çalışanlar olarak bizim yaşadıklarımız farklı. 800'e çıkarttık hukuk fakültesinde kontenjanı mesela, bizim işlerimiz daha zorlaştı. Çünkü bakınız istihdam politikasıyla doğrudan bağlantılı şeylerdi bunlar. Ben kürsüye girdiğimde bundan 6 sene evvel iki sekreter, bir kütüphane memuru iki de müstahdemimiz vardı, bugün sadece bir müstahdemimiz var. Bu bir aslında istihdam politikası, yani bütün bu kamu istihdamının altını boşalttıktan sonra yükü örneğin araştırma görevlisine yükledikten sonra ondan sonra tabiki işlerin yürümediği, işte zor olduğu vs. böyle bir sonuçlara ulaşabiliriz. Yani dolayısıyla genel bir politikayla karşı karşıyayız.
...Beni asıl endişelendiren şu; Yök'ün 12 Eylül'den beri merkezi bir aygıt olma ve aynı zamanda tahakküm aygıtı olarak çok yüksek yetkilerle donatıldığını biliyoruz. Bu acaba bu dönüşüm sürecinde bu yetkilerinizi sonuna kadar kullanıp bizim anladığımız idari özerkliğe yani üniversitenin özerkliğine çeşitli sınırlandırmalar getirerek bu piyasalaştırma, bu dönüştürme operasyonunu tamamlayıp ondan sonra mı acaba böyle özerk, kendinden menkul üniversiteleri tercih edeceksiniz, bunun önünü açacaksınız? Çünkü bizim bu süreçte yaşadığımız ne kadar biz rektörlüğe mesela örneğin bizim istihdam, güvenceli istihdama geçmek istediklerimizi ilettiğimizde Yök mani, Yök mani diyorlardı devamlı bize. Bizde diyorduk ki; olur mu anayasa, kanun var nasıl Yök mani? İşte yürütme kurulu vs. bunların kararlarıyla engelleniyor deniyordu. Şimdi biz biliyorsunuz danıştaydan onu iptal ettirdik yani yürütmesini durdurduk ama şimdi bu mani kalkmış oldu ama bu bir gösterge, bu bir idarecilik göstergesi. Yani en ufak ayrıntısına kadar Ankara'dan mı yöneteceksiniz üniversiteleri, yoksa idari özerliğe, mali değil. İdari özerkliğe imkan tanıyacak mısınız? Önce buradan başlayalım.
Yusuf Ziya Özcan: Çok güzel bir soru, teşekkür ediyorum meseleyi açtığınız için. Efendim eskiden beri Yök'ün ne yapıp geldiği beni çok, bizi çok alakadar etmiyor. Bizim gerçekten üniversiteler için bir öngörümüz var. Bu öngörünün en önemli, en ana taşlarından bir tanesi üniversiteye bundan böyle en kaliteli elemanların girmesidir ve bunu sağlamaktır. Biz o yaptığımız değişiklikleri, yönetmelik değişikliği işte 50d'den 33'e geçmeyi yasaklayan değişikliği onun için yaptık. Bildiğiniz gibi 50d daha çok doktora yapan öğrencilere doktora yaptıkları süre içerisinde yardım etmek için 1 yıllık sözleşmelerle uzatılan bir statüdür. Orada beklenen öğrencilerin bu çalışmaları bitirdiklerinde üniversiteyi bırakıp gitmeleridir ama ülkemizde öyle bir gelenek oldu ki üniversitelerde, bu arkadaşlar aynı 33a ile alınan arkadaşlar gibi fakültede çalışan arkadaşlar gibi çalıştıkları ve aynı işleri yaptıkları için aynı gözle görüldüler. Esasında kanun olarak kanundaki yerleri olarak farklı statüdeler. Şimdi bizden yıllar önce ALES puanı 50 iken, dil puanı 50 iken üniversiteye girmiş insanları biz bu puanları 70'e çıkarttığımız durumda 33'e aktarmamız isteniyor. Bizde şimdi ısrar ediyoruz, diyoruz ki; biz eğer üniversiteye birisini alacaksak en kalitelisi olsun. Şimdi bunu nasıl sağlayabilirsiniz? Sağlamanın en iyi yolu eskiden her ne şekilde üniversiteye intisap etmiş daha az nitelikli olan elemanları bir şekilde bu yeni sistemde elimine etmektir. Onun için o yönetmelik çıktı ve 55d ile 33a'nın arasına ...
Cemil Ozansü:*Usta-çırak ilişkisi nasıl olacak? Yani öğretim üyesinin kendi yerine yetişecek kimseyi yaratması bu ilişkiyi, belki siz başka bir sistemden anglosakson sisteminden geliyorsunuz ama Türk üniversiteleri prusya ekolüne daha yakındır, böyle geleneksel üniversitelerimiz var. Yani bu tamamen atılacak mı? Sizin bildiğiniz gibi mi olacak prusya?
Yusuf Ziya Özcan: Hayır o usta-çırak ilişkisi sizin hukukçulardan daha çok tıpçılar için söz konusudur. Tus sınavı çıktığında bütün tıpçılar sizin bugünkü argümanlarınızı kullanıyorlardı. Efendim bu kesinlikle usta-çırak ilişkisidir, işte talebe hocasının yanında tedavi, şusunu, busunu öğrenir bu ilişkiyi bozarsanız kesinlikle doktor yetiştiremezsiniz, çok büyük hatalar yaparsınız diyorlardı. Görüyorsunuz Türkiye'de merkezi sistemle seçmede en başarılı sistem bugün tıpçılarımızın kullandıkları Tus sistemidir hocam. Usta-çırak ilişkisinin de en ağır olduğu bence, en yoğun olduğu bölümdür. Bütün bugün tıpçılarımızla konuşuruz, kendileri son derece memnundurlar. O argümana çok güvenmemek gerektiğini düşünüyorum ama bizim felsefe olarak yapmak istediğimiz şey; bundan sonra üniversiteye birisi girecekse, bir arkadaşımız alınacaksa en iyisi olsun, mevcutların içinde en iyisini almaktır.
Cemil Ozansü:Bu karardan sonra politikanız nedir?
Yusuf Ziya Özcan: Bu karar henüz mesele danıştayda halledilmedi, davanın sonucunu beklemek zorundayız. Sadece yürütmeyi durdurmadır o. Bekleyelim davanın sonucunu, çıkan duruma göre hareket ederiz.
Cemil Ozansü: Yok sizin aldığınız karar ...
Yusuf Ziya Özcan: Çıkan duruma göre hareket ederiz.

YÖK Başkanı Demagojide Sınır Tanımadı!

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan NTV’de yayınlanan Can Dündar’ın sunduğu “Neden” programında öğrenci temsilcilerinin sorularını yanıtladı. Özcan, programa katılan İstanbul Üniversitesi Araştırma Görevlileri Temsilciler Kurulu’ndan Cemil Ozansü’nün son Danıştay kararından sonra YÖK’ün nasıl bir yol izleyeceği yolundaki sorusu karşısında, henüz hukuki sürecin tamamlanmadığını, Danıştay’ın sadece yürütmeyi durdurma kararı verdiğini söyledi.

Oysa YÖK, 31 Temmuz yönetmeliğini keyfine göre yorumlamak için çıkardığı 26 Kasım kararlarını fiilen uygulamaya devam ederek hukuksuz bir şekilde davranmaya devam ediyor.

YÖK Başkanı Özcan, programda 31 Temmuz yönetmeliği ile en başarılı kişilerin üniversiteye alınmasının amaçlandığını savundu. Özcan’a göre yeni yönetmelikle, geçmişte ALES ve Dil sınavından 50 puan alarak girmiş kişiler yerine daha yüksek puan alan kişilerin işe alınacağını söyleyerek demagojide sınır tanımadığını gösterdi. Bilindiği gibi doktora programı olan birçok merkezi üniversitede asistan olabilmek ve doktora yeterlik sınavına girmek için yıllardır bu sınavlardan 75 ve üzeri puanlar talep ediliyor. Kaldı ki bu sınavların akademik başarı ve yabancı dil bilgisini ne ölçüde ölçtüğü tartışmaya açık.

İzmir'de "Üniversitenin Geleceği ve İstihdam" Sempozyumu


Üniversitenin Geleceği ve İstihdam Sempozyumu
2 Haziran 2009 Ege Üniversitesi YDYO Konferans Salonu

PROGRAM

Açılış Konuşması (9:30):
Eylin Babacan (Eğitim Sen İzmir 3 No’lu Şube)

I. Oturum (9:45– 12:30): Üniversitenin Geleceği
Oturum Başkanı ve Çerçeve Sunuş:
Cem Terzi (Prof. Dr., DEÜ)

“Türkiye’de Yükseköğretimin Finansmanı: Neoliberal Dönüşüm”
Süleyman Ulutürk (Yrd. Doç. Dr., Akdeniz Üniversitesi)

“Dikta ve Neoliberalizm: Üniversitede Yönetim Anlayışı”
Yasemin Özgün-Çakar (Yrd. Doç. Dr., Anadolu Üniversitesi)

“Üniversitede Eğitimin Geleceği”
Fatma Gök (Prof. Dr., Boğaziçi Üniversitesi)

“Nasıl Bir Gelecek?”
Nilgün Toker (Doç. Dr., Ege Üniversitesi)

II. Oturum (14:00 – 16:30): Üniversitede İstihdam

Oturum Başkanı: Aydın Arı (Araş. Gör., DEÜ)

“Akademik İstihdamın Dönüşümü”
Levent Dölek (Araş. Gör., İstanbul Üniversitesi)

“Asistanlar ve İşgüvencesi”
Mine Y. Alemdar ve Açalya Temel (Araş. Gör., Ege Üniversitesi)

“Üniversitede Taşeronlaşma”
Hüseyin Ünlü (İşçi, DEÜ)

EĞİTİM SEN İzmir 3 No’lu Şube (Üniversite Çalışanları Şubesi)

İTÜ'de İşgüvencesi Talebiyle ArGör Şenliği Yapıldı

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Maslak Yerleşkesi’nde araştırma görevlileri 21 Mayıs akşamında Anti 50/d Şenliği’nde buluştu

Araştırma görevlileri doktoralarını bitirdikten sonra işsiz kalmamak için YÖK’ün 50/d maddesine karşı aylardır çeşitli eylemler yaptı. Asistanlar şenlikte yaptıkları konuşmalarda “Hakkımızı savunmak ve daha iyi bir akademik ortamının yaratılması için tüm üniversiteler birleşiyoruz” dedi.
Şenlikte açılış konuşmasını Didem Çınar yaptı. Çınar, Anti50/d ArGör şenliğine gelenleri selamlayarak başladığı konuşmasında, geçici değil kalıcı çözümler üretilmesini istedi. Eğitim-Sen’in Danıştay’a açtığı davaya da değinen Çınar, Danıştay’da bir kez daha asistanların sürekli kadroya alınmasının önünde hiçbir engel olmadığı kararını verdiğini söyledi. Çınar asistanların talebinin çok açık ve net olduğunu belirtti. Rektörlüğün tüm asistanları 33/a geçirmesini talep eden Çınar, iş güvencesi olmadan özgür bir eğitim verilemeyeceğini ifade etti. Diğer üniversite hocalarına da seslenen Çınar asistanların mücadelesine destek istedi. Çınar “çünkü bu kasırga hepimizi vuracak, bu saldırı sadece bizimle sınırlı kalmayacak” dedi. Bu saldırıların araştırma görevlilerinden başlandığına dikkat çeken Çınar, bunun nedeni olarak ilk önce en kolay yutulacak lokma olarak asistanların görüldüğünü söyledi. Çınar son olarak, YÖK’ün üniversiteleri iktidarın ve piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırdığı sürece asistanlar bu mücadelenin devam edeceğini söyledi.
Açılış konuşmasının ardından dans gösterisi ve çeşitli müzik grupları sahne aldı. Sendika ve oda temsilcileri de yaptıkları konuşmalarla asistanlara destek oldu.
Sendika.Org - İstanbul

YÖK Son Danıştay Kararından Habersiz mi?


YÖK Başkanlığı Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğünün 17.04.2009 tarihinde 50-d kapsamındaki araştırma görevlilerinin yurtdışına burslu olarak doktora için gönderilmeleri halinde nasıl bir prosedür izleneceği yolundaki sorusuna verdiği yanıtta, Danıştay'ın son iptal kararına rağmen 26 Kasım kararları doğrultusunda davranmaya devam edeceğini ortaya koydu.

YÖK Başkanvekili İzzet Özgenç tarafından 20.05.2009 tarihinde Hacettepe Rektörlüğü'ne gönderilen cevabi yazıda bu durumdaki araştırma görevlilerinin 31 Temmuz yönetmeliği hükümleri uyarınca, YÖK'ten kadro izni alınarak ilan verilmesi suretiyle 33. maddeye geçirilebilecekleri vurgulandı. Oysa Danıştay, 17 Nisan 2009 tarihinde aldığı kararda YÖK'ün 31 Temmuz yönetmeliğini bu şekilde yorumlamasının hukuki olmadığını belirterek, bu yorumu resmileştirmeye çalışan 26 Kasım tarihli YÖK yürütme kurulu kararının yürürlüğünü oybirliği ile durdurdu. Bu bağlamda YÖK'ün Hacettepe Üniversitesi'ne gönderdiği yazı, hukuka aykırı bir direktif içeriyor.
Resmi büyütmek için üzerini tıklayınız.

Rektör şimdi ne yapacak?

21.05. 2009 SoL
İÜ Rektörlüğü YÖK aleyhine Danıştay’ın açıkladığı karara rağmen araştırma görevlilerinin istihdamı konusunda nasıl bir yol izleyeceğini henüz açıklamazken, araştırma görevlileri rektörlük binası içinde yaptıkları eylemle rektörü imzasına sahip çıkmaya çağırdı.
İstanbul Üniversitesi araştırma görevlileri yaklaşık 3 haftadır kurdukları eylem çadırı önünde bir araya gelirken, "26 Kasım 2008 tarihli Yüksek Öğretim Kurulu kararının açık bir biçimde hukuka aykırılık taşıdığını, yüksek mahkemece 17 Nisan 2009 tarihi itibariyle tescil edildiğini, Danıştay 8. Dairesi, verdiği kararla YÖK'ün yetkilerini aşarak araştırma görevlilerinin güvenceli istihdama kavuşturulmasını engelleyen kararının derhal durdurulması gerektiği"ni duyurdular. Rektörlük binası önünde okudukları basın açıklaması ile araştırma görevlileri, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nün 13 araştırma görevlisinin işine son verme kararını geri almasını ve tüm araştırma görevlilerinin 33. maddeye nakil edilmesini talep ettiler.Açıklamada, ''Her idari makam, mahkeme kararlarına uymak mecburiyetindedir. Dolayısıyla İÜ Rektörlüğü, atama işlemlerini geri almak bir yana dursun, haklı mücadelemizi sonuna vardırmak ve 33. maddeye nakillerimizi gerçekleştirmek mecburiyetindedir. Aksi bir durumda, yani geçen hafta itibariyle yapılan, 13 arkadaşımızın işine son verilmesi ve bizlerin haklı atanma taleplerimizin reddedilmesi durumunda, bu üniversitede mahkeme kararlarının, Anayasa'nın ve hukukun uygulanması noktasında her türlü direnme hakkımızı kullanacağız'' ifadelerine yer verildi.

Rektörün samimi tavrını bu şekilde gösterebileceğini düşündüklerini belirten araştırma görevlileri İÜ Rektörü Yunus Söylet’i yasalara uygun hareket etmeye davet ettiler. “İmza onurdur arkasında dur”, “YÖK gitsin biz kalıyoruz”, “rektör korkma asistanlar burada” sloganlarının atıldığı eylemde, basın açıklamasının ardından rektörlük binasına girilerek rektörden konuya ilişkin açıklama yapması beklendi. Bunun üzerine gruptakilerin yanına gelen İÜ Rektör Danışmanı Doç. Dr. Faik Çelik, Rektör Prof. Dr. Yunus Söylet'in büyük bir mücadele içinde olduğunu belirterek, ''Siz şu anda yargı kararıyla haklı pozisyona düştünüz. Ancak, dışarıda zaten eyleminizi yapıyorsunuz, burada yapmanız doğru değil, bilim yuvasında bu şekilde sloganlar atmanız doğru değil '' dedi. ''Tüm gayretlere rağmen adım atılamamasının sorumlusunun rektör olmadığı"nı savunan Çelik, ''Ama yeni çıkan Danıştay kararı hepimizi mutlu etti. Sizin kadar Rektörlüğün de elini güçlendiren bir karar. Sağduyulu olun, bu yargı kararını hep birlikte ileriye götürelim. Danıştay kararının sizin lehinize olacağına emin olabilirsiniz'' diye konuştu.

Araştırma görevlileri Çelik'e daha önce İÜ yönetiminin "YÖK'ün ateşinden kaçıyoruz" ifadelerini niye kullandığını, "şimdi ne olacağını, ne yapmayı düşündükleri"ni sordular ancak Çelik bu sorulara yanıt vermezken asistanları slogan atmamaya çağırdı. Üç saat boyunca rektörlük binası içinde toplanan araştırma görevlileri alkışlarla rektörlüğün tutumunu protesto ederken, sık sık "imza onurdur arkasında dur", "rektör korkma asistanlar burada sloganlarını attılar. Danıştay kararının tekrar okunduğu eylemde, alınan karar ile YÖK’ün alınmış olduğu kararının hükmünü yitirdiği vurgulandı. Araştırma görevlileri daha sonra, aralarından seçtikleri bir kişiyi görüşme yapmak üzere personel daire başkanlığına gönderdi. Yapılan görüşmede, personel daire başkanlığı tarafından, ''Danıştay kararının uygulamaya konulacağı ve daha önce işten çıkarılmasına karar verilen 13 kişinin işlemlerinin gerçekleştirilmeyeceğinin'' söylendiği ifade edildi.Eylem boyunca rektörlük güvenlik görevlilerinin asistanların rektörlük makamına çıkmasını engellemeye çalıştığı görülürken bazı güvenlik görevlilerinin ise eylem boyunca sık sık fotoğraf çektiği gözlemlendi. Eylemin sonunda yapılan açıklamada rektörlüğün alacağı karar ile samimiyetini ve kimin yanında durduğunu ortaya koyacağı belirtildi ve iş güvencesi elde edilene kadar eylem çadırının kurulmaya devam edeceği vurgulandı.

26 Kasım Kararının Yürütmesinin Durdurulmasına İlişkin Eğitim-Sen'in Açıklaması

DANIŞTAY, YÖK Yürütme Kurulu’nun Araştırma Görevlilerini Güvencesiz Bırakacak Kararına Dur Dedi


Bilindiği gibi sendikamız Yüksek Öğretim Yürütme Kurulu, 31 Temmuz 2008 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Öğretim Üyesi Dışındaki Öğretim Elemanı Kadrolarına Naklen veya Açıktan Yapılacak Atamalarda Uygulanacak Merkezi Sınav ile Giriş Sınavlarına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” hükümlerinin uygulanmasında karşılaşılan tereddütleri gidermek amacıyla 26.11.2008 tarih ve 28 sayılı kararının yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle Danıştay’a dava açmıştı.

YÖK Yürütme Kurulunun anılan kararı ile bir fakülte, yüksekokul, meslek yüksekokula veya enstitülere 2547 sayılı yasanın 33. ya da 50/d maddesi hükümlerine göre araştırma görevlisi atanma usul ve koşulları; bir fakülte, yüksekokul veya meslek yüksekokulda 2547 sayılı yasanın 50/d maddesine göre istihdam edilen araştırma görevlilerinin 33. madde hükümlerine göre istihdam edilme koşulları; bir anabilim dalında istihdam edilen araştırma görevlisinin bir başka anabilim dalında istihdam edilme usul ve koşulları belirlenmiş; Enstitülerde ancak 2547 sayılı yasanın 50/d maddesi hükümlerine göre araştırma görevlisi istihdam edilebileceği belirtilmiş ve ayrıca 1416 sayılı Kanun hükümlerine göre yurt dışına lisansüstü öğrenim görmek üzere Devlet burslusu olarak gönderilmiş kişilerin, yüksek lisans veya doktora öğrenimlerini tamamlayarak yurda dönmeleri halinde, kadroya atanmaları konusunda ilgili yönetmeliğin uygulanmayacağını hükme bağlanmıştır. Bu düzenlemeyle YÖK Yürütme Kurulu, 2547 sayılı yasanın açıkça Üniversite Rektörlerine verdiği atama yetkisinin kullanımına ilişkin yasada yer almayan ve açıkça yasaya aykırı hükümler getirmiştir. Böylece YÖK Yürütme Kurulu Anayasa ve 2547 sayılı yasada tanımlanan üniversitelerin bilimsel özerkliğine tecavüz etmiş ve dolayısıyla üniversite yönetimleri aleyhinde yetki gaspı içerisine girmiştir.

Bu kararın tebliği ile üniversiteler lisansüstü eğitimini başarıyla tamamlayan öğretim yardımcılarının 33. madde uyarınca görevlendirilmeleri uygulamalarına son vermişlerdir. Bu bağlamda üniversitelerde görev yapan binlerce öğretim yardımcılarını güvencesiz bırakacak, gelecek kaygısına yol açacak açıkça hukuka aykırı olan söz konusu YÖK Yürütme Kurulu kararının yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle sendikamızca açılan davada Danıştay 8.Dairesi 17.4.2009 gün ve E: 2009/663 sayılı kararıyla yürütmeyi durdurma kararı vermiştir. Bu kararda; “ Yönetmeliğin 4.maddesinde hangi atamaların bu yönetmeliğin kapsamında olduğu açıkça belirtilmiş olup, bu madde, davaya konu Yürütme Kurulu kararının (7) ve (8).maddelerinde belirtilen istihdam değişikliklerini içermemektedir.

Böylece alınan kararla, Yönetmelikte sayılmayan atama halleri de bu yönetmeliğine tabi tutulmakla, üst hukuk normuna aykırılık oluşturulmuştur. Bu durumda, Yönetmeliğin uygulanmasını göstermek amacıyla alınan dava konusu Yükseköğretim Yürütme Kurulu kararının (7) ve (8). maddelerinde "hukuka uyarlık görülmemiştir" denilmektedir.
Anılan Danıştay kararı ile araştırma görevlilerinin güvencesiz çalıştırılmasının önüne geçilmiş, üniversitelerin akademik özerkliğine yönelik YÖK’ün müdahalesi boşa çıkarılmıştır.

EĞİTİM-SEN GENEL MERKEZİ 20.05.2009

Danıştay Kararını okumak için tıklayın